Kocasının açtığı boşanma davasında oğlunun velayetini de kaybetti
Antalya’da, üvey oğlu ile aşk yaşadığı ileri sürülen Melike A., kocasının açtığı boşanma davasında 9 yaşındaki öz oğlunun velayetini de kaybetti. Mahkeme, daha önce kadına verilen bin 400 TL nafakayı iptal etti, tazminat ve birlikte edinilmiş mal hakkının da olmadığına hükmetti.
Antalya’da, üvey oğlu ile aşk yaşadığı ileri sürülen [...]
“Umarım annem ve babam beni popomdan tanımaz”
İsviçre’nin Basel kentinde bir genelevde çıkan yangında canını kurtarmaya çalışan bir Türk, 4. katın penceresine çırılçıplak çıkarak yardım isteyince, olay İsviçre basınının gündemine oturdu.
Penceredeki görüntüleri espri konusu olan Mehmet C., “Umarım annem ve babam beni popomdan tanımaz” dedi. Milliyet’te yer alan habere göre; geçtiğimiz pazartesi günü transseksüellerin çalıştığı ünlü [...]
II. Abdülhamid, yüz yıl önce bugün, 27 Nisan 1909′da tahttan indirilmişti. Hasan Celal Güzel 2. Abdülhamid’in zamanın Ergenekoncuları olan İttihatçılar tarafından tahttan indirildiğini yazdı.
II. Abdülhamid, yüz yıl önce bugün, 27 Nisan 1909′da tahttan indirilmişti. Dünyada dengelerin en hızlı değiştiği bir dönemde, ‘hasta adam’ olarak nitelenen Osmanlı Devleti’ni 33 yıl başarılı bir şekilde idare eden padişah, tahttan indirilişinin hemen akabinde altı asırlık çınarın devrilmeye başlamasına şahit olacaktı.
Tahta çıktığında ilk iş olarak misyoner eğitim kurumları hakkında bilgi isteyerek bu okullarda denetimi sağlayan padişah, işe eğitimden başlamıştı. Balkanlar’da yıllarca devam eden karışıklıklar onun saltanatı sırasında güdülen denge politikası ile atlatıldı, Japonya ile iyi ilişkiler kuruldu, memlekette sükunet sağlandı. Bütün bu yaptıkları ise birilerini rahatsız etti. Öncesi ve sonrası ile iktidarda geçen 33 yıl, verdiği hayat mücadelesi, çektiği sıkıntılar ile II. Abdülhamid Han’ın hikâyesi, tahttan indirilişinin 100. yılında Dünden Yarına Belgeseli’nin “Abdülhamid’siz Yüzyıl” adlı bölümünde ele alınıyor. KANAL A 21.30
100 yıl önce Ergenekon
Hasan Celal Güzel, Radikal gazetesinde dün kaleme aldığı “100 yıl önce Ergenekon” adlı makalesinde şu ifadelere yer verdi;
Sevgili okuyucular, bundan tam 100 yıl önce, 27 Nisan 1909 tarihinde Osmanlı İmparatoru Sultan II. Abdülhamid Han, zamanın Ergenekoncuları olan İttihatçılar tarafından hal edilerek tahttan indirildi.
Daha önce de birkaç defa yazdım; aslında Türk Milleti için çok değerli bir destan olan ‘Ergenekon’un bu darbeci çete için kullanılmasından rahatsız oluyorum. Ancak, ne yazık ki, bu pespaye darbe çetesini kısaca anlatmanın başka yolu da yok…
Bir dâhi devlet adamı: II. Abdülhamid
Efendim, Abdülhamid Han, Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim gibi büyük bir hükümdardı. Osmanlı’nın en zor zamanında 33 yıl boyunca devleti ayakta tutma başarısını göstermişti. O, hiç şüphesiz 19. asrın en büyük devlet adamı ve diplomasi dehasıydı.
Lâkin, Abdülhamid Han’ın büyüklüğünün hâlâ tam olarak anlaşılabildiği söylenemez. Bir taraftan, imparatorluğu yıkmak ve topraklarını paylaşmak isteyen düvel-i muazzamanın tarihi saptıran tezviratı; bir taraftan Osmanlı’nın bölünmesini ve ayrı devlet kurmayı talep eden gayrimüslim azınlıkların kin ve nefret dolu iftiraları; diğer taraftan da Jön Türklerin ve bunların uzantısı olan İttihatçıların aleyhte faaliyetleri, bu büyük devlet adamının bazı kendini bilmezler tarafından ‘Kızıl Sultan’ diye anılmasına sebep olmuştur. İşin asıl üzücü tarafı, hâlen bu propagandanın tesirinden kurtulamamış sözde tarihçilerin mevcudiyetidir.
Sultan Abdülhamid, son iki yüz yıllık tarihimizdeki en reformist devlet adamlarından biridir. Bu devirde yaşanan ilk reform hareketi Tanzimat’tır. Ancak Tanzimat, devletin merkezîleştirilmesi, katı bir bürokrasinin kurulması ve azınlıklara çeşitli imtiyazlar verilmesi şeklinde uygulanmıştır. İkinci reform ve modernleşme hareketi bizzat Abdülhamid Han tarafından gerçekleştirilmiş; bu hareket neticesinde, dağılmak üzere olan bir cemiyet ve yıkılmak üzere olan bir devlet restore edilmiştir.
Abdülhamid Reformları, başta Anadolu olmak üzere Müslüman ve Türk tebaanın yaşadığı toprakların idarî, ekonomik ve sosyal bakımdan âdeta yeniden kazanılması hareketidir. Bugün Türkiye’nin her yerinde ve Osmanlı coğrafyasındaki her ülkede onun eserlerini görebilirsiniz.
Abdülhamid Han, her alanda altyapı, ziraî üretim ve iskân faaliyetlerinin yanında, eğitim reformu, askerî reform, ulaşım ve haberleşme reformu, tarım reformu, idarî reform ve malî reformu gerçekleştirmiştir.
100 yıl öncesinin Ergenekoncuları: İttihatçılar
Efendim, Yeniçeri isyanlarını bir tarafa bırakırsak, modern Osmanlı ordusunda ilk olarak düzenlenen darbe, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın, Midhat Paşa’nın kurgusu ve desteğiyle 30 Mayıs 1876 tarihinde, intihar süsü vererek Sultan Abdülaziz Han’ı şehit etmesidir.
Tanzimat’tan itibaren devam eden Genç Osmanlılar, Jön Türkler çizgisi, daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıyla daha fazla örgütlü ve militarist bir mahiyete bürünmüştü. İtalyan ve Fransız Masonları’ndan ilham alan İttihatçılar, aynen bugünün ulusalcılarına benziyorlardı. Onlar da pozitivist, din aleyhtarı, milliyetçi geçinen, dayatmacı, militarist, komplocu, darbeci ve halkı hor gören kişilerdi.
Bundan tam 100 sene önce çeşitli bahaneler ve iftiralarla Abdülhamid Han’ı hal ederek tahttan indirdiler. Son derece tecrübesiz ve acemi olan İttihatçı despotlar, 1299′dan 1909′a kadar altı asır devam eden koskoca bir imparatorluğun sadece birkaç senede tasfiye edilmesine ve yıkılmasına sebep oldular.
Yıllar sonra Rıza Tevfik’in yazdığı ‘Sultan Hamid’in Ruhaniyetinden İstimdat’ adlı şiirinden aldığım şu dörtlük, İttihatçıların pişmanlığını aksettirir:
‘Tarihler ismini andığı zaman
Sana hak verecek hey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasî padişahına’
***
100 yıl sonra günümüzün olaylarını yaşarken, Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin de zarar görmemesi için bu İttihatçı/Ergenekoncu çeteler karşısında ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini anlıyoruz.
Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarında Osman Gazi’yi ön plana çıkaran en önemli olay, 27 Temmuz 1302′deki Koyunhisar Savaşı’dır. Bu yüzden bu savaş Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihidir.Son günlerde Osmanlı Devleti’nin 1299′da mı yoksa 1302′de mi kurulduğu; Söğüt’te mi yoksa Yalova’da mı kurulduğu tartışılıp, duruyor. Bunun en önemli sebebi de okumayışımızdır. Halil İnalcık Hocamız son 20 yıldır Osmanlı’nın nasıl kurulduğunu yazıp duruyor. Osman Gazi ve dönemi yakın zamana kadar sisler içerisindeydi. Halil İnalcık Hocamız’ın çalışmalarıyla yepyeni bir Osman Gazi portresi ortaya çıktı. Ancak birkaç kişi haricinde bu konuları layıkıyla anlayan yok. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde Yalova’da yapılan toplantıyı medya tartışmalı bir şekilde ön plana çıkarınca ortalık karıştı.
Osmanlı’nın kurulduğu coğrafya Söğüt ve çevresidir ancak Osmanlı Devleti’ni tarih sahnesine çıkaran olay 1302′de Yalova’da cereyan eden savaştır.
1299 nereden çıktı?
Geleneksel Osmanlı tarih yazıcılığı, 1299 yılında Selçuklu hâkimiyetinin sona erdiğini ve Osman Gazi’nin bu tarihte bağımsız olduğunu kabul eder. İlk büyük Osmanlı tarihini yazan Hammer de Türkiye Selçuklu Devleti’nin yıkılış tarihi olarak 1299 yılını esas alır. Türkiye Selçukluları’nın yıkılmasıyla Osmanlı Beyliği’nin bağımsız kaldığını ileri sürerek, 1299′u imparatorluğun kuruluş tarihi olarak belirtir. Ancak Türkiye Selçuklu tarihi üzerine yapılan araştırmalar bu devletin 1318′e kadar devam ettiğini ortaya çıkarmıştır.
Aşıkpaşazâde Tarihi’ne göre 1299′da Yarhisar, Bilecik, İnegöl ve Yenişehir fethedilmişti. Rivayete göre o zaman Osman Gazi kendi adına hutbe okutarak, bağımsızlık iddiasında bulunmuştu. Bu şehirlerin fethi Osmanlı tarihi açısından önemlidir. Ancak fetih tarihleri tam olarak belli değildir. Osmanlı tarihleri, bu aşamada Osman Bey’i, Anadolu’daki diğer Türkmen beyleri gibi bağımsızlığa hak kazanmış, kendi adına hutbe okutabilecek bir İslam hükümdarı gibi göstermeye çalışırlar. Araştırmacılar da Osmanlı tarih yazıcılığındaki bu geleneği izleyerek, imparatorluğun kuruluş tarihi olarak 1299′u kabul etmişlerdir.
Yalova 1302
Hepimizin kuruluş tarihi olarak ezberlediği 1299′da Osmanlı tarihi için çok önemli bir hadise yoktur. Alternatif olarak Osman Gazi’nin beyliğin başına geçtiği 1281 yılının veya beyliğin ilk merkezi olan Karacahisar’ın fethedildiği 1288 yılının kuruluş tarihi olarak kabul edilebileceği iddiaları vardır. Halil İnalcık Hocamız, Osmanlı tarihinin ilk devirlerindeki dönüm noktasını, 27 Temmuz 1302′de Bizans’la, Osman Gazi komutasındaki Türkmenler arasında meydana gelen Bapheus (Koyunhisar) Savaşı olarak kabul eder. Bu savaştan önce Osman Bey, Bursa ve Kocaeli bölgesindeki Türkmen beyleri arasında primus inter pares (benzerleri arasında birinci) konumundaydı. Ancak Koyunhisar Savaşı’nda Bizans kuvvetlerine karşı kazandığı zafer, Osman Gazi’yi bölgede karizmatik bir bey durumuna getirip, ona hanedan kurucusu karizması kazandırdı. Bu yüzden 27 Temmuz 1302 tarihini Osmanlı hanedanının, dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun kesin kuruluş tarihi olarak kabul etmek, 1299′a göre çok daha doğru olacaktır.
İmparatorluğa giden yolda dönüm noktası
Osman Gazi 1302′de Anadolu’daki Türkler arasında çok önem verilen İznik üzerine sefere çıktı. İznik yakınlarına bir havale kulesi yaptırttı. İznik çevresi suyla dolu surlarla korunuyordu. Osman Gazi, bu yüzden uzun süreli bir kuşatma ile şehirdekilerin açlıktan teslim olmalarını sağlamayı düşünmüştü. Draz (Uzun) Ali isimli bir komutanı ile bir miktar askeri kuleye bırakarak, İznik’e giriş çıkışı engelledi. İznikliler, bu durum üzerine İstanbul’dan yardım istediler.
Bizans kuvvetlerinin harekete geçtiğini haber alan Osman Gazi de çevredeki Türkmenleri toplayarak düşmanı karşılamak üzere hareket etti. Bizans ordusu, Mouzalon’un komutasında İstanbul’dan gelen askerler, bölgedeki Bizans tekfurlarının birlikleri ve paralı askerler olan Alanlar’dan meydana geliyordu. Ordunun mevcudu iki bin kişiydi ve çoğunluğu piyade idi.
Bu muharebenin meydana geldiği yer Halil İnalcık’ın araştırmalarına kadar karıştırılmıştır. Koyunhisar, Yalova’ya gelmeden önceki tepede bulunan bir kaledir. Bursa’ya yakın Dimbos üzerinde bir başka Koyunhisar daha vardır ve bu ikisi karıştırılmaktadır. Osman Gazi’nin öncü kuvvetleriyle Bizans ordusu önce Koyunhisar’da çatışmışlar ardından asıl muharebe Yalova’da meydana gelmiştir.
Osman Gazi, Yalova’da karaya çıkan düşmanı önce bir gece baskınıyla yıprattı. Ertesi gün ovada meydana gelen muharebede Bizans ordusunda bulunan Rum ve Alanlar arasındaki çekişme ve kıskançlık Osmanlılar’ın zaferinde önemli rol oynadı. Muharebede ilk olarak Rumlar aceleyle saldırıya geçmiş fakat Alanlar’a verilen ayrıcalıklardan dolayı gevşek davranınca Osman Gazi’nin kuvvetleri karşı saldırıya geçerek Bizans kuvvetlerini mağlup etmişti.
Osmanlı’nn kuruluş yeri ve tarihiyle ilgili tezi çokça tartışılan ve eleştirilen Prof. Halil İnalcık’a göre, tenkit edenlerin çoğu makalesini bile okumadı.
Son günlerde Osmanlı’nın Yalova’da kurulduğuna dair tarihi tespitiniz çok tartışıldı. Karşı çıkanlar oldu. Bu tartışmalarla ilgili düşüneniz ne? Eski tarihçilerimiz birisinin naklettiği rivayeti aynen alır kitabına koyar. Bu sahte bir rivayet midir, yanlışlıklar var mı, sorgulamadan aynen kaynağının söylediği gibi alır. Bunun asıl bir sebebi “Müslüman yalan söylemez” inancı olabilir. Halbuki bir tarihi olay ve kişi hakkında söylenen rivâyeti tarihçi kullanırken, bunu süzgeçten geçirmek zorundadır. Buna “textkritik” metodu denir. Bir misal vereyim. Sözde Osman’a rüyasında dünya hâkimiyeti müjdelenmiş. Bunu Şeyh Edebali yorumlamış. Bunu modern bir tarihçi kabul edebilir mi? 15. yüzyılda Aşıkpaşazâde’de, Neşri bunu gerçek gibi kayd ederler. Kaynaklarımız bunun gibi hurafeler içerir.
ZAFERİ BİZANSLI TARİHÇİ YAZDI
Osmanlı beyliğinin kesin biçimde Yalak-Ova savaşı sonucu kuruluşu meselesine gelince… 1302′de Osman Gazi’nin kazandığı Yalakova-koyunhisarı (Bapheus) Zaferi, Anonim Tevarih-Âli Osman’da uzun uzadıya anlatılıyor. Aşıkpaşazâde’de sadece iki cümle var, ayrıntısı yok. Bu önemli zaferin ayrıntılarını Osman Gazi’nın çağdaşı Bizanslı Georgios Pachymeres’in eserinde buluyoruz. Yalakova’da Osman Gazi’nin 5 bin kişilik bir kuvvetle Bizans kuvvetlerini denize döktüğünü yazıyor… Bizans tarihçisi bu savaşı büyük bir zafer olarak tespit etmiş ve bundan sonra Osman’ın bayrağı altına Anadolu’dan gazilerin gelip katıldığını işaret etmiştir. Bu karşılaştırmalı olayı Girit’te bir sempozyumda bildirdim ve bu bildirim Yunanistan’da basıldı. Türkiye’de İznik üzerinde bir kitap çıkarıldı, orada da neşredildi; bu makalede tüm kaynaklar gösterildi. Bırakın sıradan kimseleri tarihçiler bile bunu okumamış görünüyor. Osman Gazi’nin 1302′de tarih sahnesine çıkmış olduğunu, Bizanslı tarihcinin ifadesini esas olarak yazdım.
DİP-ATA: OĞUZ HAN…
Osmanlılar’da hanedanın Kayı boyundan geldiği teziyle ilgili de önemli bir tespitiniz var, bu da çok tartışılacak… Osmanlılarda hanedanın menşei hakkında başka bir teori vardır. Oğuznâme’de Türkler’in dip-atası Oğuz Han olarak kaydedilir. Sözde onun 6 oğlu olmuş. Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ, Deniz…Gün en büyük oğluymuş… Onun oğlu da Kayı… Oğuz Destanı diyor ki, Hanlık Oğuz Han’dan sonra Gün Han’ın hakkıdır ve ondan sonra da bütün Türk kabileleri üzerinde egemenlik Gün Han’ın oğlu Kayı’ya aittir. Osmanlı hanedanı da işte bu Kayı Han’dan geliyor. Bu şecereyi, ikinci Murad zamanında 1440′lara doğru Yazıcızade ortaya atmıştır. Yazıcızade diyor ki, Osman Gazi zamanında kabileler toplandı ve Oğuzhan’ın vasiyeti gereğince Kayı Han neslinden gelen Osman’ı han ilan ettiler… Osmanlı hanedanı Kayı Han neslindendir. Bu hikâye, 1440′larda ileri sürülmüştür. Yazıcızade neden bunu yazdı, açıklanması kolay. Timur, Osmanlılar’ı yendikten sonra Yıldırım Bayezid oğulları üzerinde egemenliğini kabul ettirmiştir.
‘AMAÇ HANEDANI YÜCELTMEK’
Timur’un oğlu Şahruh, İkinci Murat zamanında kendisine bir hil’at (Hükümdarların takdir için bir kimseye verdikleri cübbe) gönderip bunu giymesini, kendi egemenliğini tanımasını istemiştir. Zira Timur ve oğulları kendilerini Oğuzhan neslinden sayarlar. Büyük hanlığın kendilerine ait olduğunu iddia ederler. İşte bu iddia karşısında II. Murad kendi bağımsızlığını göstermek üzere Oğuzname destanını kullanmış ve Osman Bey’in Oğuzhan’ın neslinden olduğu iddiasını benimsemiştir. Kayı menşei iddiası, Timuroğulları’nın Oğuzhan’dan geldikleri iddiasına karşı siyasi bir iddiadır. Bu bir kurgudur. Fatih zamanında şehzadelere Oğuz, Korkut adlarını vermişler ve topların üzerine Kayı damgasını koymaya başlamışlardır. Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir. Bunu 40 yıl önce de yazmıştım.
İmparatorluğun hazinesi içerisinde harem sakinlerine ayrılan maaşlar (mevacib) kurumun kendi içerisindeki hiyerarşiyi ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Yine de alınan bu maaş kişilerin bütün servetinin göstergesi olmasa bulundu konumun önemini vurgulamaktaydı.
Harc-ı Hassa defterleri incelendiğinde kaşımıza üç kısımdan oluşan bir tablo çıkmaktadır. İlk grup valide sultan, haseki sultan ,padişah kızları ve şehzadelerden oluşan yani sultan lakabını taşıyan elit ve en üst kısımdır. Daha sonra ise kurumun en önemli görevlilerinden biri olan baş kethüda ve padişahın süt annesi olan daye hatun gelmektedir. En alt kısım ise en kalabalık bölümü oluşturan hizmetçi kadrosunu oluşturmaktadır.
Verasette dahil olmak üzere harem kurumu içerisindeki her türlü düzenleme ve idari işlerden sorumlu olan valide sultanın tartışmasız konumunu aldığı maaşla da kendini belli etmektedir. Hürrem Sultan’dan sonra haremi yöneten ilk valide sultan olan Nurbanu’nun günlük 2000 akçelik bir maaşı bulunmaktadır.
Safiye Sultan’nın maaşı ise oğlu III. Mehmet tarafından günlük 3000 akçeye çıkartılmasıysa tahta çıkmasından bir buçuk yıl sonraya yani Eğri seferi için İstanbul’dan yola çıkılmasının hemen öncesine rastlar.Bu yükseltme hiç şüphesiz padişahın yokluğunda kendisine verilen otoritenin işaretidir. Sefer dönüşündeyse maaşın eski haline çevrilmediği görülür.
III.Mehmet’in ölümünden sonra eski saraya çekilen Safiye Sultan yine günlük 3000 akçe maaş almaya devam etmiştir. O sırada tahtta olan 1. Ahmet’in annesi ise 1000 akçe maaş almaktaydı. Bunun nedeni olarak da babasının her konuda annesinin gölgesinde kalmasını eleştiren padişahın makamın gücü ve otoritesini sınırlandırmak için böyle bir harekette bulunmuştur.
Daha sonra tahta çıkan 1.Mustafa’nın annesi ismi tarif kaynaklarında geçmez. Yine günde 3000 akçe maaş almıştır .Bunun nedeninin de oğlunun akli yönden yetersiz olması nedeniyse sahip olduğu sorumluğun bir göstergesi olarak kabul etmek mümkün.
Kösem Sultan iki oğluna yirmi beş yıl boyunca valide sultanlık yapmış ve inanılmaz bir güce kavuşmuştur. 1648 yılında İbrahim’in tahttan indirilmesi ve yerine yedi yaşındaki oğlu IV.Mehmet’in geçirilmiş olsa da Valide-i Muazzama olarak anılmaya ve gücünü korumaya devam etti. Valide Sultan olan Turhan 2000 akçe maaş alırken Kösem 3000 akçe maaş almaya devam eder. Kösem Sultan’ın saray içerisindeki egemenlik savaşın kaybetmesi ve 1651 yılında öldürülmesinden sonra haremin tek hakimi olarak Turhan Sultan’nın maaşı 300 akçeye yükseltilir.
Devletin en yüksek ve stratejik kurumlarında görev alan şeyhülislam için günde 750 akçe, Rumeli Kazaskeri için günde 572 akçe, Anadolu Kazaskeri için 563 akçe, yeniçeri ağası için 500 akçedir. İmparatorluğun sahibi olarak görülen padişahın bile günlük cep harçlığı 1000 akçedir. Padişah ve annesinin maaşları arasındaki bu oran valide sultanlığın önemini iyice gözler önüne sermektedir.
Haseki Sultan: Tahta geçecek olan şehzadenin annesi olarak konumu harem içerisinde valide sultandan hemen sonra gelmektedir. 1575 yılında III.Murat tahta çıktığında hasekisi Safiye Sultan günlük 750 akçe maaş alamaya başlar. O dönem içerisinde Safiye’nin maaşına yaklaşabilen tek kişi Murad’ın halası yani Kanuni ve Hürrem’in kızı olan Mihrimah Sultan’dı. Kanuni’nin Manisa’da ki şehzadelik döneminde annesi Hafsa Sultan günde sadece 200 akçe almaktaydı. Kanuni’nin resmi nikahlı eşi olan Hürrem’in aldığı 2000 akçelik maaş kendisinden sonra hiçbir hasekiye verilmemiş sadece valide sultanlara tahsis edilen bir miktar olmuştur. Bu uygulamadaki iki istisnaya ise Nurbanu(1000 akçe) ve Safiye’de(700 akçe) rastlanır. Padişahın eşleri arasında fark yani hasekilik makamı kalktığında bile eşlerin konumu kız kardeşlerden üstün oldu. İbrahim’in kız kardeşleri Ayşe Fatma ve Hanzade Sultanlar günde 400 akçe maaş alırken iki cariyesi günde 1000 ve 1300 akçe maaş almaktaydı. 17.yy!a baktığımızda ise hasekilerin aldığı günlük yüz akçe maaş makamın önemini iyice yitirdiği anlamına geliyor.
Sultanlar ve Şehzadeler
Sultanların saray içerisinde ki konumu önemli bir role sahip olan devlet adamlarıyla evlenmesiyle artmaktaydı. Saray içerisinde bekar olarak hayatını sürdüren bir sultan kızı günlük 100 akçe maaş alırken evlendikten sonra bu maaş 300 yada 400 akçeye çıkardı. Bu durum sadece sultan kızları için değil şehzadeler içinde aynıdır.Süleyman Manisa sancağında günde sadece 67 akçe sarayda bulunan evlenmemiş kız kardeşi 40 akçe maaş almaktaydı.Saray içinde yaşayan bir şehzadenin maaşı hiçbir zaman 100 akçenin üstüne çıkmamıştır. Toprak ya da herhangi bir dış kaynakla beslenmeyen maaşları harem içindeki diğer kişilere oranla oldukça düşük olmasının nedeni henüz saraya bir hizmette bulunmamalarından kaynaklanmaktaydı.
Daye Hatun
Padişahın süt annesi konumundaki bu kadınlarla padişah arasındaki ilişki bazen tam manasıyla bir anne oğul ilişkisi gibi gelişebiliyor. Fatih dayesi Ümmü Gülsüm’e İstanbul ve Edirne’de cami yaptırabilecek kadar gelir vermiştir. Bunda padişahın annesinin küçük yaşta ölmesinin de etkisi bulunmaktadır. II. Osman’nın dayesiyse valide sultanın ölümünden sonra iki sene ona yol gösterici bir konumda bulunduğu dönemde günde 1000 akçe maaş almıştır. II.Beyazıd ise kızlarından birini dayesinin oğullarından biriyle evlendirir. Şemsi Ahmet Paşa aynı zamanda sultanın yakın bir arkadaşı olmasıyla tanınmaktaydı. III. Mehmet’in dayesinin kızıysa sadece birkaç gün sadrazamlık yapan Mehmet Paşa ile evliydi.
Kethüda Kadın
Haneden ailesiyle doğrudan bir bağı bulunmadığı halde elit kesin arasına girmeyi başarmıştır. Aynı padişahın süt annesi Daye Hatun gibi Kethüda Hatun’da ilk dönemlerden beri önemli bir yere sahip olmuştur.Makamın esas görevi padişah ve valide sultanın hizmetlerini yerine getirecek olan seçkin bir grubun eğitiminden sorumlu olmaktı.
II. Bayezit ve I. Selim saltanatlarından sonra Harc-ı Hassa defterlerinde yerini alır. Makamda bulunan en güçlü kethüda ise III.Murad döneminde sarayda bulunan Canfeda Hatun’dur. Nurbanu Sultan önce oğluna haremin yönetimi ona bırakmasını söylemiş. III.Murat’ta annesinin vasiyetini yerine getirmiştir. Kendisinin emeklilik maaşı günde 100 akçe olmuş daha sonra üstlendiği imar işleri için yetersiz kaldığı anlaşıldığında yükseltilmiştir. Aile üyelerinden sayılmasının bir başka nedeni de hem padişah annesi hem de valide sultan’a vekalet edebilmeleriydi.
Hanehalkı: Sarayın üst kısımlarındaki elit aile hanesinin büyüme göstermesiyle hane haklının da çoğalması kaçınılmaz olmuştur. Burada hane halkı ve hizmetkarlar olarak karşımıza çıkarlar. Hizmetkarlar sarayın günlük işleriyle ilgilenen en alt seviyede ki üyelerinden oluşuyordu. Bunlara da dişi köle anlamına gelen cariyeler olarak bilinirlerdi. Hane halkı terimi ise cariyelerden konum ve maaş olarak bir üst noktada bulunan mevki sahibi olan harem halkı için kullanılıyordu. Bu grup haremdeki kaba işleri yapanlardan oluşmakla beraber saraya yeni alınmış ve henüz eğitim aşamasındaki kızlardan da oluşmuş olabilir. Maaş seviyelerindeki farklar görev bölümünün bir sistem şeklinde olduğunu düşündürmektedir.
Osmanlı padişahlarının 3’te biri askerin müdahalesiyle tahtından oldu. İlk isyan Fatih Sultan Mehmed’e karşı Edirne’de yapıldı. İstanbul’un fatihi, ikinci kez tahta oturduktan sonra kendisine kazan kaldıran Yeniçerilerin ağasını falakaya yatırıp alaşağı etti…
Cumhuriyet döneminde demokrasinin işleyişi sık sık darbelerle kesildi. Aslında bu bizim eski ve olumsuz bir geleneğimiz. Osmanlı döneminde asker değişik sebeplerle birçok defa isyan ederek yönetime müdahale etti. Osmanlı padişahlarının yaklaşık üçte biri askerin müdahalesiyle değiştirildi. İlk isyan Osmanlı tarihinin en büyük ismi Fatih Sultan Mehmed’e karşı Edirne’de meydana gelmişti.
İSYANLAR VE İSTANBUL
İstanbul, Osmanlı başkenti olmasından sonra büyüklü küçüklü birçok isyana tanık oldu. Bu isyanlar o kadar ileri boyutlara ulaşıyordu ki, bazen padişahın mutlak vekili olan sadrazamların kelleleri alınırken, bazen de bizzat padişahlar tahtan zorla indiriliyor ve daha sonra da öldürülüyorlardı. İsyan patlak verdikten sonra önünü almak oldukça güçtü ve isyancılar, birkaç istisna hariç genelde istedikleri kişilerin kellelerinin meydanlarda sallandırılmasını sağlıyorlardı.
Bazen saatlerce, bazen de günler hatta aylarca devam eden isyanlar İstanbul halkına korkulu günler yaşatıyor, günlük hayat tamamen felç oluyordu. Özellikle Atmeydanı, Osmanlı devri isyanları ile âdeta özdeşleşen bir mekân olmuştu.
Hem Bizans, hem de Osmanlılar döneminde eğlencelerin yapıldığı ve törenlerin düzenlendiği önemli bir yer olan meydan, kozların paylaşıldığı, hanedanın meşruiyetinin tartışıldığı, idarecilerin icraatlarının yüksek sesle eleştirildiği ve şehrin kapılarının kapatılmasından sonra askerî grupların farklı unsurlarının birbirlerine kılıçlarını çekip, silahlarını boşalttığı; karşılık fetvalarının birbirinin hükmünü hükümsüz kıldığı; tüm bunlar bazen bir padişahın tahttan indirilmesine ve hatta öldürülmelerine kadar ileri gider; bazı devlet adamlarının canlarına mâl olurken, bazıları için ise ikbal kapılarının ardına kadar açıldığı; özetle her şeyin “devletin bekası ve adaletin temini için yapıldığı”, kozların paylaşıldığı bir mekândı.
BUÇUK TEPE VAK’ASI
Tarih boyunca isyanların hemen hemen tamamı İstanbul’da meydana gelirken ilk isyanın mekânı Edirne olmuştu. İkinci Murad, 1444’te Varna Savaşı’nı kazandıktan sonra Manisa’ya çekilmişti. Ancak Veziriazam Çandarlı Halil Paşa, İkinci Murad’ın tekrar tahta çıkmasını arzulamaktaydı. İkinci Mehmed’i destekleyen Şehabeddin, Saruca ve Zağanos paşalarla anlaşamıyordu. Çandarlı’nın barışçı siyasetine karşılık, diğer vezirler İkinci Mehmed’i fetihlere, özellikle de İstanbul’un fethine teşvik ediyorlardı.
İkinci Mehmed’in ilk hükümdarlığı sırasında, yeniçeriler paranın değerinin düşürülmesini bahane ederek ayaklanıp, Şehabeddin Paşa’nın evini yağmaladıktan sonra Edirne’nin doğusunda bir tepeye çekildiler. İsyan, yeniçerilerin maaşlarına yarım (buçuk) akçe zam yapılarak yatıştırılabildi. Ayaklanmanın asıl sebebi ise Çandarlı Halil Paşa’nın, İkinci Murad’ı tekrar tahta geçirmek istemesiydi. Nitekim isyan karşısında genç hükümdarın zor duruma düşmesi üzerine, İkinci Murad Manisa’dan gelerek, yeniden Osmanlı tahtına çıktı ve oğlunu da Manisa’ya vali olarak gönderdi. Yeniçerilerin ilk isyanları olan 1446’daki “Buçuk Tepe Vak’ası” yeniçerilerin daha sonraki tarihlerde sıkça rol oynadıkları hükümdar değişiklikleri yüzünden iktidara müdahale ile ortak olma sürecinin ilk adımıydı.
YENiÇERi KILIÇLARININ ALTINDAN GEÇEN SULTAN
Fatih Sultan Mehmed tahta çıktıktan sonra Karaman seferine çıktı. Osmanlı ordusunu karşısında gören Karamanoğlu aman dileyince Fatih, Osmanlı topraklarına geri döndü. Genç sultan Bursa’da iken yeniçeriler sefer bahşişi isteriz diye kazan kaldırdılar. Yolun iki tarafında silahlı saf tutan yeniçeriler, Fatih’e “Padişahımızın ilk seferidir, kullara ihsan gerek” dediler. Askerin bu davranışından oldukça rahatsız olup, incinen Fatih 10 kese akçeyi askere dağıtıp ortalığı sakinleştirdi. Ardından Yeniçeri Ağası Kurtçu Doğan’ı falakaya yatırtıp, görevinden azletti. Yerine Mustafa Bey’i yeniçeri ağası yaptı. Yeniçeri subayları da Fatih’in öfkesinden nasiplerini aldılar. Yayabaşlarını çağırıp, “Bu edepsizlik sizin aklınızın kusurudur” diyerek onlara yüzer sopa vurdurup, görevlerinden azletti. Yeniçerileri kontrol altında tutmak için kendisine bağlı birkaç bin doğancı ve sekbanı aralarına kattı. Fatih’in askerin isyanına verdiği bu tepki ve yeni düzenlemeler yüzünden yeniçeriler onun saltanatı boyunca birçok zorlukla karşılaşmalarına rağmen bir daha seslerini çıkaramadılar.
OSMANLI ORDUSU
Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde asker ihtiyacı daha çok uç beylerinden ve halktan gelen gönüllülerden sağlanmaktaydı. Orhan Bey döneminde fetihler artığından düzenli bir orduya ihtiyaç duyuldu ve Türk gençlerinden bir araya getirilen yaya ve müsellem askeri grubu oluşturuldu. Edirne fethedilip, Rumeli yönünde devlet hızla yayılmaya başlayınca yaya ve müsellemler asker ihtiyacını karşılayamaz oldu. Devlet de giderek merkezi bir yapı kazandığından merkezde daimi olarak bulunarak hükümdarı koruması gereken bir askeri gruba ihtiyaç duyulmaya başlandı.
KAPIKULLARI
Rumeli yönünde fetihlerin artmasıyla elde edilen esirlerin sayısı da hızla artmıştı. Üçüncü Osmanlı padişahı Birinci Murad’ın veziri Çandarlı Kara Halil ile devlet adamlarından Kara Rüstem devletin ihtiyaç duyduğu merkezi orduyu bu esirlerden meydana getirmeyi düşündüler. Kanun gereği esirlerin beşte biri devletin hakkı olduğundan uç beylerine aldıkları esirlerin beşte birinin padişaha gönderilmesi emredildi. Esirler merkeze gönderilmeden önce hizmet edebilecek duruma gelmeleri için Anadolu’daki Türk ailelerine verilerek burada İslamiyet’in esasları ve Türkçe öğretildi.
Burada üç dört yıl gibi bir sürede istenilen kıvama gelen esirler Kapıkulu Ocakları’nın temellerini oluşturdular. 1402’deki Ankara Savaşı mağlubiyetinden sonra fazla seferin olmaması yüzünden ele geçen esirler azaldığı için Türk tarihinde yeni bir uygulama olan “devşirme sistemi” hayata geçirildi. Bu sistemde Osmanlı devleti sınırları içindeki Hristiyan çocuklarının devşirilmesi yoluna gidildi. Bu usül Çelebi Mehmed döneminde (1413-1421) uygulanmaya başlandıysa da kanunlaşıp bir sisteme kavuşması Fatih Sultan Mehmed’in babası İkinci Murad’ın hükümdarlığı döneminde (1421-1451) oldu. Kapıkullarının en çok bilineni piyade olarak savaşan yeniçerilerdir.
Önce Edirne’de daha sonra da İstanbul’da bulunan yeniçeriler Osmanlı tarihin en önde gelen askeri grubu oldular. Kanunî döneminde meydana gelen Şehzâde Bâyezid isyanından sonra İstanbul’un dışındaki şehirlere de asayişi sağlamak için Yeniçeriler yerleştirildi. İlk başta ok ve kılıçla savaşan yeniçeriler, Fatih döneminden itibaren tüfek kullanmaya başladılar ve ateşli silahlar sayesinde Osmanlı ordusunun en vurucu gücü oldular. Yeniçerilerin yanı sıra Kapıkullarının ismi fazla bilinmeyen ama oldukça etkili olan kısmı ise Kapıkulu süvarileridir. Kapıkulu süvarileri derece ve maaş itibarıyla yeniçerilerden daha üst bir konumdaydılar.
Padişahın en yakınında bulunup, onun savaş ve barışta güvenliğini sağlamakla görevli olan süvarilerin nüfuzları da bu nispetle fazlaydı. Süvariler atlı birlikler olduğundan İstanbul içinde atlarına bakmaları çok zordu. Bu yüzden İstanbul’un dışında veya Edirne, Bursa gibi meraların bol olduğu yerlerde yerleşmişlerdi. Ancak Kapıkulu süvarilerilerinin ileri gelenleri, padişahın sürekli yanında olması gerekenler ve bekâr olan süvariler İstanbul’da yaşarlardı.
TiMARLI SiPAHiLER
Osmanlı ordusunun en önemli kısmı ise timarlı sipahilerden oluşuyordu. Timar sistemi sayesinde, devlet kalabalık bir askerî gücü merkezî hazineye yük olmaksızın finanse edebiliyordu. Timar bir kısım asker ve memurlara, icra ettikleri belirli bir vazife ve hizmet karşılığında imparatorluğa ait devlet topraklarından kendi nam ve hesaplarına vergi toplama yetkisinin verilmesiydi. Sayısı 80 bini bulan timarlı sipahiler 16. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı ordusunun en etkili askerî gücüydü. 16. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’daki askeri sistemler değişti. Bu dönemde atlı askerler yerine tüfekli pi-yade ön plana çıktı.
Osmanlılar, 1593-1606 yılları arasında Avusturya ile yaptıkları savaşlarda timarlı sipahilerin silah ve çarpışma şekilleri açısından artık uygun olmadığını fark ettiler. Devrin şartlarına cevap vermeyen timarlı sipahilerin yerlerini tüfekli askerler aldı. Yeniçeri sayısı arttı. Kanunî döneminde 24 bin olan Kapıkulu askeri sayısı 17. yüzyılın başlarında 40 bine ulaştı. Aynı dönemde timarlı sipahi sayısı ise 80 binden 20 bine düştü. Kapıkulu sayısını artırmanın yanı sıra sarucasekban adı altında Anadolu’dan ücretli tüfekli asker toplandı. Eyalet valileri savaşlara paralı askerlerle gelmeye başladılar.

